|
Neden Böyleyiz ? / Madalyonun Öteki Yüzü
Neden böyleyiz ? Ne
zaman bu sorunun cevabını aramaya kalksam ne zaman bu konu ile ilgili
düşüncelerimi yazmaya çalışsam aman şimdi olmaz diyorum. Sürekli karşıma o
meşhur sözümüz çıkıyor: 'birlik ve beraberliğe en çok gereksinim duyduğumuz
şu günlerde' ... Bu günler kendimi bildim bileli bitmedi. Eğer bir toplumda
bitmeyen ve süregelen sorunlar varsa o toplumun bireylerinde de sorun
vardır. Sorunu hep dışarıda aramak bugüne kadar hiç çözüm getirmemiştir.
Eleştiriyi kabul etmeyen bir toplumuz..
Eleştiremediğimiz için de hatalarımızı,
eksikliklerimizi açıkça ortaya koyamıyor ve tamamlayamıyoruz. Bu nereye
kadar böyle gidecek bilinmez. Hatalarını görmeyen bir toplumun gelişmesi
için bir tek yol kalıyor; o da bir liderin ya da yabancıların başa geçerek
ne yapılacağını zorla dikte ettirmesidir. Aydınlarımız bile günümüzde yavaş
yavaş diktatör ya da askeri rejim arayışına girmeye başladılar bile. Kendi
toplumumuza asırlardır övgüler düzerek bu günlere geldik. Evet tarihimiz bu
övgüleri hak edecek olaylarla doludur. Ancak Bir Türk dünyaya bedeldir, biz
dünyanın en zeki ulusuyuz gibi gerçek olmayan ve insanların da iç dünyasına
işleyen söylemlerden artık vazgeçmeliyiz.
Kendimizi eleştirip toplumsal yapımızı
güçlendirmeye yönelik çalışmalara başlamazsak 50 yıl sonra torunlarımız da
aynı sorunlarla uğraşıyor olacaktır, Bundan 50 yıl önce olduğu gibi.
Hangi toplumsal sorun ve başarısızlıkla
karşılaşsak hep dış güçler dış mihraklar. Sen ne yapıyorsun kardeşim ona
bak; hiç bir şey...
Ne zaman akıl yolu ile hareket etmeye başlayacağız, böyle gidersek hiçbir
zaman...
Bu yazı dolayısı ile eleştirileceğimi, olumsuz değerlendirileceğini
biliyorum. Vatanımı, ulusumu çok seviyorum ve onun gelişmesi için, toplumun
aydınlaması için bildiğim kadarı ile 25 yıllık mesleki bilgi ve birikimime
de dayanarak toplumsal hata ve noksanlarımızı yazacağım. Bunu kendi
çocuklarıma bir borç olarak görüyorum. Bizden öncekiler gibi biz de
çocuklarımıza refah toplumu bırakamadık bari bilebildiğimiz kadarı ile izin
verin de yolun ne olduğunu söyleyelim. Bu yazı tamamen kendi kendimi
eleştirimdir.
Toplumsal yapımızı, kültürel
özelliklerimizi, eğilimlerimizi, dini inançlarımızı, toplumsal
tepkilerimizi, yaşam tarzımızı, alışkanlıklarımızı başkaları bilirken biz
neden kendi kendimize
söylemiyoruz. İstihbarat örgütlerinin dosyalarına ulaşabilirseniz bir göz
atın, tüm özelliklerimizi biliyorlar. Bunları bilmek için alim olmaya da
gerek yok. Tek bir adamı turist olarak Türkiye'ye gönderin iki ay her tarafı
gezsin, biraz akıllı bir adamsa ne var ne yok size rapor etsin o kadar
kolay.
Ruh hastalıklarında
tedavide önemli bir kural vardır. Amaç öncelikli olarak bireyde içgörü
oluşturmaktır. Bireyin önce kendi kendini tanıması ve sorunlu yönlerini,
anormal eğilimlerini görmesi sağlanmalıdır. İçgörü sağlayamazsanız o hastada
iyileşme sağlayamazsınız. İnsan doğasının gereği olarak hastalar
genellikle sorunlarının kaynaklarını inkar etme, başka sebeplere bağlama
eğilimindedirler. Kişinin sorunları ile yüzleşmesi hemen daima sıkıntılı ve
sancılı olur. Ama sorunlarla yüzleşmeden bir iyileşme sağlamak mümkün
değildir. Toplum olarak da sorunlarımızla yüzleşmeye ve sıkıntı çekmeye bir
an önce başlamalıyız.
Sen çok güçlüsün
kuvvetlisin, güzelsin, başarılısın, aslansın denilmesi herkesin hoşuna gider
ama boş yere gerçeklerle yüz yüze kalındığında düş kırıklığı daha büyük
olur.
Türk toplumunu oluşturan
bireylerin ortak özelliklerini belirlemeye yönelik bilimsel, geniş kapsamlı,
ciddi bir araştırma bilmiyorum. Bildiklerim ya genellemeye olanak vermeyen
sınırlı çalışmalardır ya da temenni niteliğinde yorumlardır.
Başka toplumlarla
karşılaştırma yaparak kendimize şu soruları sorma zamanı geldi herhalde;
1. Temel ahlak kurallarına uyuyor
muyuz?, özelde Dürüst müyüz?
2. Sorumluluk alıyor muyuz?
3. Yasalara, kurallara ve başkalarının
hakkına saygılı mıyız?
4. Çalışkan ve iradeli miyiz?
5. Dakik miyiz? (Birey olarak kendimizi
disipline edebiliyor muyuz?)
6. Kendimizle ve çevremizle barışık mıyız? (Tasarrufa inanıyor
muyuz?, çevremizi, tarihimizi koruyor muyuz? )
Evet çevrenizde
tanıdığınız tüm bireyleri tek tek ele alın ve bu soruları cevaplandırın
lütfen. Kolay kolay evet denilebileceğini tahmin etmiyorum. Yukarıda ki
temel medeniyet ölçütlerine uyamayan bireylerin oluşturduğu bir toplumun
gelişmişliğini nasıl kabul edebiliriz. Toplumsal olarak kabul edebileceğimiz
insani gelişmişlik düzeyimiz duygusal birlikteliğimizdir. Duygusal bir
yardımlaşma, abartılı misafirperverlik ve bazen de gereksiz olabilen
hoşgörümüzdür.
Tabii ki toplumsal
yapımızı belirleyen tarihi, kültürel, genetik, eğitimsel ve daha sayamadığım
onlarca etken vardır. Kişisel görüşüm mevcut toplumsal sorunlarımızda üç
önemli etken diğerlerinin önüne geçmektedir ve toplumsal aksaklıklarımızın
tümünün altında bu üç etkeni görebilmek mümkündür:
1. Bireyselleşememe sorunu
2. Hile-i Şerriye
3. Ortak değer yaratamama
Bireyselleşememe sorunu:
Bireyselleşme: Kısaca
bebeklik ve erken çocukluk döneminde çocuğun annesinden uygun bir süreç
içinde ayrışması ve ayrı bir birey olma yolunda gelişmesidir. Bu süreç
içinde anne başta olmak üzere ebeveynlerin çocuğun aşamalı olarak
ayrışmasına ve bireyselleşmesine engel olucu tutum içinde olmaları çocuğun
kendisini ayrı bir birey olarak görmesini ve gelişmesini engelleyecek ya da
yavaşlatacaktır.
Ayrışma ve
bireyselleşmesini sağlıklı bir süreçle sağlayamamış bireyler; görünüşte
farklı insanlar gibidirler ancak sürekli anne-baba ya da bir gurubun desteği
olmadan ayakta duramama, yaşam mücadelesinde yalnızlığa dayanamama eğilimi
gösterirler. Bu nedenle çocukluklarında anne-baba ya da akrabaların
desteğini ararken, erişkin yaşta da dini, siyasi, idari, etnik ve hatta
sporla ilgili bir gurubun desteğini ararlar. Bir guruba giremezlerse
kendilerini yapayalnız ve çaresiz hissederler. Gurup içinde ise birer
aslandırlar. Aile ya da gurubun kendilerine destek vermede zorunlu olduğunu
düşünürler. Bu nedenle babam bir şey bırakmadı ki, her şeyi devlet yapmalı
sözlerini sık sık işitiriz.
Anne babaların
gözlemlediğim önemli bir hatası da çocuklarını prens ya da prenses olarak
yetiştirmeleridir. Olanakları ölçüsünde ve yine sınırları çiğneyerek
çocukların şımartıldığına günlük yaşamımızda sıklıkla tanık oluyoruz.
Büyüyünce tüm çocuklar müdür olacak, yan gelip yatacak ve çok para
kazanacaklardır. Büyüsün de adam olsun sözünün içinde büyüsün de çok çalışıp
kazansın kavramını hiç algılamadım. İşte o prens ya da prenses büyüyüp de
yaşamın ve içinde bulunduğu ortamın acı gerçekleri ile karşılaşınca dünyası
yıkılmaya başlıyor. Çaresizlik, isyan, umutsuzluk, ve tabii ki öfke!!!!
Gerçek dünyadan kaçıp hayal
dünyasında yaşamak yeni bir yol olabilir, bazen gerçekleştiği de olur.
Yarışma programlarında şarkı söyleyip bir ayda tüm ülkenin tanıdığı ünlü bir
yıldız olma şansınız da var tabii..
Bireyselleşme
sürecinin önemli bir hedefi de çocuğun doğduğu günden itibaren sınırlarını
bilmeye başlamasıdır. Sınırını bilmek ben ve benim dışımdakileri ayırt
etmektir. Kendimi ayırt etmeye başlayınca yapmam ya da yapmamam gerekenleri
de ayırt etmeye başlarım bir anlamda sorumluluklarım da başladı demektir.
Bebek 6 aylıktan itibaren sorumluluk almaya hazırdır. Her ağladığında süt
ememeyeceğini öğrenmeye başlar. (Konumuz bireyselleşememe olduğu için çocuk
gelişiminde çocuğun anneye bağlanma ve temel güven duygusu gelişiminden
ayrıca söz etmek gerekir.). Canının istediğini kıramayacağını, istediği yere
çişini yapamayacağını öğrenir ve yaş ilerledikçe kendi sınırlarını ve
sorumluluklarını kavramaya başlar. 15 yaşında liseye giden bir çocuğun
ayakkabı bağcıklarını annesi bağlıyorsa bu çocuk ilerideki
başarısızlıklarından nasıl sorumlu tutar kendisini, anne ve babası
sorumludur.....!!! Sürekli birileri ona bir şeyler vermeli o da bir ucundan
tutmalıdır. Kendi yaşamına hiçbir zaman tam olarak sahip olamayacaktır.
Kanımca anne-babanın
çocuklarına bırakacakları en büyük miras onların ayaklarının üstünde
durabilmelerini sağlamaktır...
Sınırını bilmek ne
kadar güzel bir kelime, eskilerin deyimi ile "haddini bilmek". Ben kendi
sınırımı bilirsem başkalarının sınırını da belirlemiş olurum. Özellikle
insan ilişkilerinde ilişkide bulunduğumuz herkesle her alanda farklı
sınırlarımız vardır. Çocuğumla, annemle, babamla, iş arkadaşımla, amirimle,
memurumla sınırlarım farklıdır, ama mutlaka olmalıdır. Sınır sahibi olmak
kendi sınırlarına başkasını sokmamak, başkasının sınırına da girmemektir.
İşte kişilerarası ilişkilerin sihirli formülü. Başkasının hakkına saygılı
olmak, kendi hakkını çiğnetmemek, kendi sınırları içinde ne gerekiyorsa onu
yapmak, başkasından beklememek, sorumluluğunu bilmek. İşte yukarıda
sorduğumuz soruların çoğunun cevabı buradan çıkarılabilir.
a. Memur neden rüşvet alır, ortaokul 2nci sınıftan ayrılmış, bir zenaat
öğrenmemiş, hiçbir meslek edinmemiş, hiç bir işi tam olarak kavrayamamış bir
insan neden devlet ya da birileri bana iş bulsun karnımı doyursun der...
Daha bebekken annesi hiç bir gayret göstermesen de sen her şeye layıksın
demiş, bunu belki sözle söylememiştir ama hissettirmiştir. Oxford vardı da
okumadık mı işin hilesidir bence. Adlarını bile sayamadığı kadar çocuk
sahibi olan anne babanın hiç mi suçu yok.?
b. Trafik kurallarına neden uyulmuyor,
kimse başkasının hakkına neden saygı gösteremiyor. Sınırlarımız yok da
ondan.
c. Neden hepimiz sürekli bir toplumsal baskı altında yaşıyormuş gibi
hissediyoruz. Ayrışamıyoruz da ondan, ayrı bir birey olarak hissedemiyoruz
kendimizi. Çoğu ilişkilerimizde sınırlar belli değil. "Kadının yaşı erkeğin
maaşı sorulmaz" denirdi öyle mi ya özel sektörde bile kim ne kadar pirim
almış herkes biliyor. Bana ait, bana özel hiçbir yaşam alanım yok gibi. Tüm
bireyler aynılaşmak ve bir gurubun içine dahil olarak huzur bulabiliyor. Bu
kadar hemşehrililer dayanışma derneği ve kahvehane dünyanın neresinde var
bir bakmalıyız.
d. Tarımla toprakla uğraşan çiftçinin
evinin önüne 3m. taş döşeyerek çamurdan kurtulması çok mu zor? Hayır gelip
başka birileri yapmalı.
e. Anne-babanın ya da öğretmenin çocuğa
şiddet uygulamasını (şükür son yıllarda azaldığını görüyoruz) nasıl
açıklarız, bir devlet memurunun işinizi keyfi olarak savsaklamasını, en
küçük bir tartışmada hemen yumrukların konuşmasını ancak sınırlarımızın
olmayışı ile açıklarız. Bu sınırsızlığın insanı hayal dünyasında büyüklük
duygusuna kaptıracağı ve en küçük bir engellenmede öfke doğuracağını da
bilmeliyiz. İşte toplumsal öfkemize sebep olabilecek bir neden daha...
Hile-i Şerriye:
Hile-i Şerriye de
bize islamiyeti yanlış uygulamamızdan miras kalmış ve tüm yaşamımıza kök
salmış bir hastalığımızdır. Öyle kök salmış ki zaman zaman hile yapmayı zeki
olmakla aynı anlamda kullanmaya başlamışız.
Bilindiği gibi İslam
dininde bir hüküm bulunmaktadır. Erkek karısını üç kez boşadığında, kadın
bir başka erkekle evlenmeden tekrar boşandığı kocası ile evlenemez.
İslamiyetin ilk yıllarından itibaren müslümanlar hemen çaresini bulmuşlar;
Hülle yani hile-i şerriye. Güvenilir bir adam buluyorsun karın onunla
evleniyor, adam kadına dokunmadan ertesi gün boşuyor ve sen de karınla
tekrar evleniyorsun. Sonra her mahallede bir hülleci türüyor, kolay yoldan
iyi para kazanma yolu açıldı. (Hüllenin şiddetle yasaklandığına dair hadis
bulunmaktadır.)
Ben hülle'nin dini
boyutuna değil, bu işlemin kişisel gelişimimize ve toplum yaşamımızdaki
etkilerine dikkati çekmek istiyorum:
1. Ben inanıyorum ve müslümanım diyorsun, o zaman dinin
kurallarına uy ve eşinin başkası ile evlenmesine ses çıkarma ya da olmadık
yerde boş ol deme
2. O kurala uymuyorsan ya ben müslüman değilim de ya da her
kuralına uyarım ama bu kurala uymuyorum de
3. Sen ne yapıyorsun hem inanıyorum diyorsun, hem kurala
uymuyorsun hem de uymuş gibi gösteriyorsun. İşte tüm sorun burada başlıyor.
Kimi kandırıyorsun? Tam bir hile... Bir kurallar bütününü bir yerden deldin
mi başka yerlerden de delebilirsin demektir. Ve böylece devam eder gider...
işte dürüstlük de ahlak da böyle elden kayar gider.
Daha sonrası yalan
söyleme, fark edilmezse başkasının hakkına tecavüz etme, tartıda hile,
üretimde hile ve yapılan tüm hilelere uygun bir akla yatkınlaştırıcı bir
bahane bularak vicdanını rahatlatma. Bu nedenle tamamen hile üzerine
kurulmuş bir bürokrasi ile idare edilmekteyiz. Özellikle devlet dairesinde
en küçük bir işiniz vukuatlı nüfus kayıt örneği ile başlıyor, ikametgah
ilmuhaberi ile devam ediyor. Sonra da bu belgelerin sahteleri, belge
sahteliğine karşı özel kağıt ve halogramlar, böylece sürüp gidiyor. Ana konu
bir kenarda kalıyor tüm işlerimiz belge ve kağıt üzerinden yürümeye
başlıyor. Kağıtları gösterdin mi ispatlamış oluyorsun, gerçek ne olursa
olsun. Bir süre sonra bizi kağıtlar idare etmeye başlıyor ve hukuk
devletiyiz kardeşim ne yazıyorsa o olur demeye başlıyoruz.
Ortak Değer Yaratamama:
Bireyselleşememiş ve hilenin zeka
ürünü olduğunu gösteren bir ortamda büyüyen çocukların erişkin yaşa
geldiklerinde iç dünyalarının kendi çıkarlarını korumak, zarar görmemek ve
topluma olan güvensizlik duygusu ile kaplandığını söylemek çok zor olmasa
gerekir. Bu şekilde yetişmiş bireylerin oluşturduğu bir toplumda ortak değer
üretilmesi de ileri derecede zayıf olacaktır. Toplumsal kuralların altında
yatan dini yaptırımlar hile ve gurup halinde karşı çıkarak bozuluyor, yasal
yaptırımlar yine hile ve bürokrasiye uydurularak bozuluyor sonuçta varmış
gibi gözüken ve işlemeyen kurallarla daha doğrusu kuralsızlıklarla idare
edilen bir topluma doğru gidiş.
SONUÇ:
İnsanı esas almayan, insanın sadeliğini,
bireyin kendi, varoluşunu ve saygınlığı geliştiremeyen hiçbir sistem
sürdürülemez. Yukarıda sıraladığım bugünümüzü ve geleceğimizi tehdit eden bu
önemli sorun açıktır ki ancak eğitimle çözülür. Ama nasıl bir eğitim; bu
konudaki bir kaç önerimi de ana başlıklarla belirtmek isterim.
1. Bireyselleşememe devlet tarafından bir sorun olarak kabul
edilmelidir. Dini bakımdan bireyselleşmenin günah olduğu ve toplumsal
bütünleşmenin engelleyicisi olarak algılanmasından vazgeçilmelidir. Önce
bireyselleşme sonra toplumsallaşma hedef seçilmelidir. Unutulmamalıdır ki
güçsüz ve niteliksiz insanların oluşturduğu topluluk da güçsüz olur. Belki
bireyselleşememiş insanları kolay idare edebilirsiniz ama gücünüz bireylerin
tek tek güçlerinin toplamı ile orantılıdır. Hedef; "önce bireyselleşme sonra
toplumsallaşma" olmalıdır.
2. Kadınların ve kız çocuklarının eğitimine yönelik başlatılan
seferberlik hızlandırılmalıdır. Özellikle kadınların çocuk yetiştirme
konusundaki eğitimlerine ağırlık verilmelidir.
3. Okullardaki tek tip insan yetiştirme hedefinden
vazgeçilmelidir. Çocukların ana okulundan itibaren kendilerini serbestçe
ifade edebilmeleri teşvik edilmelidir. Devlet tarafından bugün bir sorun
olarak ortaya konulan ezberciliğe dayalı eğitim öğretim terk edilmelidir.
4. Evde çocuklara, okulda öğrencilere sorumluluk verilmelidir.
5. Hiçbir konuda genel af konusu hiçbir şekilde gündeme
gelmemelidir.
6. Kişisel görüşüm devlet vatandaşına karşı güven duymalı
ve tüm yasalar bu bakış açısı ile yeniden gözden geçirilmelidir. Bürokrasi
en az düzeye indirilmeli. Sade vatandaşa potansiyel suçlu gözü ile
bakılmamalı ve bu husus devlet tarafından açıkça ilan edilmelidir. Yalan
beyan ve hile ağır suç, ayıp sayılmalıdır.
Tüm bunları okurken
gülümseyeceğinizi biliyorum, hayal kuruyorsun asıl bunları yaparsak kargaşa
olur ya da bunlar bizim toplumumuzda yapılamaz diyorsak. Kanımca asıl
tehlike burada yatıyor; yalana, hileye ortak değer oluşturamamaya devam
edelim demektir. O zaman çocuklarımızın nasıl bir toplum içinde yaşamasını
istiyoruz onu düşünelim...
*Cengiz ERDEN* |